Dünya'ya İlk Merhaba
Yazmak, insanın kendini tanıması ve keşfetmesidir. Yazmanın iyileştirici gücüyle birlikte benim de içsel yolculuğum başlamış oldu. Bu yolculuk, kendimi tanımanın ötesine geçip, kim olduğum sorusunu daha derinlemesine sormaya itti beni. İçsel dünyamda kaybolan benliğimi bulmaya çalışırken, aynı zamanda kendimi anlamaya başladım. Böylelikle en derindeki "Ben"i bulma ve ortaya çıkarmak şiarım oldu.
...
Çok tuhaftır ki insan, en çok kendine yabancıdır ve en çok kendinden uzaktır. Kimliğimizin oluşmaya başlamasıyla, kendimizi sevdirme ve kabul ettirme içgüdülerimiz de başlar. Olduğumuz gibi sevilmeyeceğimiz korkusuyla, çevremizin bizden beklediği şekilde davranma eğilimine gireriz. Ve yavaş yavaş asıl benliğimizden uzaklaşmaya başlarız. Böylelikle doğuştan gelen saf benliğimizin üzerine, bize ait olmayan kat kat giysiler giydirilmeye başlanır. Oysa her bir katman, bize sevdiklerimizin, olmamızı istedikleri kişi için giydirdiği bir katmandır. Büyüdükçe, üzerimize giydirilen katmanları, kişiliğimizin bir parçası olarak kabul etmeye başlarız. Halbuki bunlar, başkalarının bizden beklediği, olmamız gerektiğini düşündükleri kişilerin izlerini taşıyor.
Kimi zaman bir öğretmenin 'olumlu' gördüğü tutum, bazen bir arkadaşın onayladığı bir davranış ya da toplumun dayattığı normlar, kişiliğimizin temel taşları gibi yerleşiyor. Maalesef bunun, benliğimiz değil de dayatmalardan ibaret olduğunu çok geç anlıyoruz. Ailemizin istediği kişi, öğretmenlerimizin istediği kişi, arkadaşlarımızın istediği kişi, toplumun istediği kişi... Peki, benim istediğim kişi kim? Karakterim, hobilerim, arzularım, hayallerim neler? Kaç kişi buna gerçekten cevap verebilir? Bunlar bile çevrenin istek ve beklentilerine göre şekilleniyor.
Bir gün bir kırılma yaşanıyor; uzun süre kendine inandığın her şeyin, aslında birer yalan olduğunu fark ediyorsun... Sonrasında "BEN KİMİM?" diye sorduğunda ise yolculuğun başlıyor. Asıl benliğinle varolabilmek için kendini yeniden doğuruyorsun. Asla kolay değil, bu hayli uzun ve çetrefilli bir yolculuk. İçerisinde bol sancı, gözyaşı ve hayal kırıklığı var. Ama zaten her doğum sancılı değil midir? Bir kerede çıkarıp atabilsek o kabuğu, geriye çırılçıplak bir hiçlik kalmaz mıydı? Baş edebilir miydik bu gerçeklikle? Sevilmek ve onaylanmak için oluşturduğumuz maskenin bizi koruduğuna inanmışız. Bir kere de çıkarıp atarsak, maskesiz kalacağımızı düşündüğümüzde, savunmasız ve mahzun hissedebiliriz. Buna ne biz ne de çevremiz henüz hazır değildir. Bundan dolayı, nasıl katman katman giydiysek, o şekilde de teker teker çıkaracağız. Her biri öyle bir derinden ayrılacak ki, canını acıta acıta, etini kanata kanata… Ama sonrası, bir kez kendini bulduğunda, kocaman bir özgürlük hissiyatı…
Başardığımızda, ‘sevilmeyeceğini düşündüğümüz’ ama aslında tam da gerçek olan o ‘özgün benliğimiz’ nihayet ortaya çıkacaktır. Bu yolda en büyük yardımcılarımız sabır, irade ve cesaret olacaktır. Yine de bazen yılacak, vazgeçecek, isyan edecek, umutsuzluğa kapılacak, ama sonra umutsuz yanımıza da sarılacağız. İçindeki kaybolmuş benliğini yeniden bulurken "Beni, ben anlamazsam başka kim anlar?" diyerek devam edeceğiz yola. Ve işte, sonunda her bir katman düşerken, içimizdeki gerçek ben ortaya çıkmaya başlayacak. Kendini keşfetmek, bir son değil, bir başlangıçtır. Gerçek özgürlük, insanın kendini olduğu gibi kabul etmesi ve barış içinde yaşamasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder