Kimlik Oluşumu-Bölüm 1: Hoşça kal özgün benliğim, hoş geldin avatarım…
İnsan yavrusu, doğada tek başına hayatta kalamayacağını içgüdüsel olarak bilir ve bu durum, onu ebeveynlerine muhtaç ve bağlı kılar. Var olabilmemiz, güvende kalabilmemiz için onlara ihtiyacımız olduğunu biliriz. Bu ihtiyacımızı sağlama almak için uyum sağlamamız gerekmektedir. Dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren adeta bir kamera gibi etrafımızda olup biteni kaydetmeye başlarız. Ebeveynlerimizin bakışlarını takip ederek neye nasıl tepki verdiklerini, ne yapınca hoşlarına gittiğini, ne yapınca buz gibi bakışlar gördüğümüzü izleriz. Bunları takip eder ve o kalıplara gireriz. Böylelikle doğuştan getirdiğimiz mizaç, yetenekler ve kimlik, daha ilk yıllarda unutulup aile tarafından şekillenmeye başlar.
0-7 yaş arası aldığımız tüm bilgilerin ve yaşadığımız tüm olayların
kişiliğimizi oluşturduğu söylenir. Oysa bu dönemde kişiliğimizi değil, ‘’biz’’
sandığımız dünyanın gördüğü yüzümüzü yani avatarımızı oluştururuz. (Kimliğimizi şekillendirmeye başladığımız o an, doğuştan sahip olduğumuz özgün benliğimiz yerini toplumun beklentilerine göre şekillenen bir maskeye bırakır. İşte o maske, avatarımızdır.)
Sadece aile ile olan dönem bitip okul dönemi başlayınca, çocuğun hayatı için en
büyük devrim gerçekleşmiş olur. Merhaba dış dünya! Ebeveyn dışında bir otorite daha vardır
artık. Üstelik bu yeni otorite, alıştığımızın dışında bir profil
sergilemektedir. Daha çok mesafe, keskin net sınırlar,yeni kurallar ve daha az
şefkat. Korkuyla karışık sevdiğimiz bu kişinin her dediği, bizim için bir
ültimatom olur adeta. Bizi sevmesi, kabul etmesi, varlığımızı yok saymaması ve
kızmaması için küçük birer asker gibi emirlerine itaat ederiz. İşte bu dönemde,
özgün benliğimize daha da uzaklaşır ve yeni kimlikler inşa etmeye başlarız… Böylelikle
biraz daha uzaklaşmış oluruz kendimizden. Bu döneme, sesimizin daha çok
kısıldığı dönem de diyebiliriz. Erken çocukluk yıllarında ağladığımızda, fazla
konuştuğumuzda ya da çok güldüğümüzde büyüklerimiz tarafından susturuluruz. Bizi
susturmak, duygularımızı ve içgüdülerimizi bastırmak, aslında toplumsal
normlara uyum sağlamamız için verilen bir eğitimdir. Ailelerimiz, kendi
bastırdıkları duygusal ihtiyaçları bizde görmek istemezler, bu yüzden farkında
olmadan doğallığımızı engellemeye çalışırlar. Bizler ise bazı zamanlar uysak
da, bazı zamanlar doğamıza karşı gelemeyip, sonunda azar, ceza hatta şiddet
olsa bile büyüklerin deyimiyle devam ederiz ‘’yaramazlığa’’ (Unutmuş oldukları
o çocuk sevinci, onlara rahatsızlık verir; çünkü tanıdıktır, doğaldır,
doğasıdır insanoğlunun. Kendilerinde bastırıp yok saydıkları için, bunu kendi
çocuklarında görmek istemezler. Ve biz de yüzyıllardır süregelen geleneği devam
ettirir, sevilmek ve kabul görmek için çocukluk neşemizi, doğamızı engellemeye
çalışırız). Okul döneminde ise artık uyulması zorunlu net bir komuttur bu.
Ve kaderdaşlarımızla tanışma... İlk arkadaşlar… Aynı kaderi paylaştığımız, her birimiz birbirine benzer ama o bir kadar farklı olan arkadaşlarımız. Hepsi, kendi ailesinden aldıkları ve gördükleriyle benliğinden uzaklaşmaya başlayan minik serseri mayınlar. Bu yeni yaşam alanımızın yarattığı şaşkınlıkla, hem çevremizi anlamaya çalışır hem de adapte olmanın yollarını ararız. Bir yandan doğamız gereği sürekli oynamak, zıplamak, koşmak isterken, diğer yandan okul disiplinine ve yetişkinlikte karşılaşacağımız tek tipleşmeye uymaya çalışan, toplumun yeni bireyleri, başka bir deyişle kurbanlarıyız… Bu yeni bireyler, kendi dünyasını kurmaya başlar; artık toplumun bir parçası olmuşlardır ve ona uyum sağlamaları gerekmektedir. Bu dönem, hem birey olmaya çalıştığımız hem de topluma uyum sağlamaya çalıştığımız bir süreçtir. Maalesef topluma uyum sağlamak adına, daha birey olamadan, kendi özgün benliğimizden uzaklaşmaya başlarız. Oysa bu uyum sağlama çabası, zamanla kişiliğimizi şekillendiren değil, sadece toplumun kabul ettiği ‘maskemizi’ oluşturur. Yetişkinlerin bizden bekledikleri gibi biri olmamız için yaptıkları, deyim yerindeyse zorbalığı, bizler de birbirimize yapmaya başlarız. (Yetişkinler, bizim 'doğal' halimizi çoğu zaman tehlikeli bir tehdit gibi görürler. Oysa bu, yalnızca özgün benliğimizdir. Onların 'doğru' ve 'uygun' olarak tanımladıkları normlara uymadığımızda, sevgi yerine ceza ve baskı görürüz. Bu, bir tür psikolojik zorbalık halini alır). Sonuçta, topluma uyum sağlamak adına, kendi benliğimizden uzaklaşırken, aslında kim olduğumuzu ve ne istediğimizi unutmaya başlarız. Toplumun olmamızı istediği kişi için yarattığı dayatmalar bizi bireyselletirmek yerine kısıtlanmamıza neden olur. Oysa hayata gelme amacımız kendi kimliğimizi bulmak ve bu kimlikle var olmaktır."
Yorumlar
Yorum Gönder