Kimlik Oluşumu-Bölüm 2: Aradığın sen olabilir misin?
Çocukluk bitip de yetişkinliğin sorumlulukları ve mecburi disipliniyle karşı karşıya kalınca, toplumun bizden beklediği kişi olmuşuzdur. Başkaları tarafından bize empoze edilen illüzyon, zihnimizde yer edinmiş ve özgün benliğimize veda etmişizdir. Kendimizi dünyaya gösterdiğimiz avatardan ibaret sanıyoruzdur. Çocukluğumuzdan, yani asıl biz olan özgün benliğimizden iyice uzaklaşmış, tam da o olmamız istenen kişi olmuşuzdur.
Bir kişi hariç! İçimizdeki özgün benlik! Ona ihanet edip yok saymış, bambaşka bir kişiliğe dönüşmüşüzdür. O günlerden geriye ise sadece içimizde varlığını bile hatırlayamadığımız ağlayan içsel çocuğumuz kalmıştır. Artık içimizden geldiği gibi davranmıyor, kendimizi bize öğretilen şekilde kısıtlıyoruzdur. Yani artık bir yetişkinizdir! Yetişkin olmayı öğrendiğimiz, yetişkinler gibi davranma sırası bize gelmiştir. Artık biz de şekil değiştiren olmuşuzdur (Şekil değiştiren: Amerikan filmlerinde başkalarının şekline bürünebilen olağanüstü yaratık. Burada, ironi yaparak, yetişkinlerin çocuklarının karakter ve mizaç özelliklerini kendi isteklerine ve beklentilerine göre şekillendirmelerini anlatmak için kullanıyorum).
Hepimizin hatırladığı gibi, çocukken ebeveynler, öğretmenler, aile büyükleri ve diğerleri tarafından özgün benliğimiz kısıtlanıp baltalanıp yok edilmişti. Şimdi bizler de, bugünün yetişkinleri olarak, büyüklerimizden devraldığımız bu bayrağı alt nesillere uygulama vaktimiz gelmiştir. Dünyanın bu yeni gardiyanları olarak, bize yapılan standart uygulamayı bizler de yeni nesillere uygulamaya başlarız (belki de bilinçaltında bir nevi intikam olarak). Ebeveynlerimizde gördüğümüz kalıplara kızıp, eleştirip ama bunları yıkmak yerine, bizler de çocuklarımıza uygulamaktan çekinmeyiz. Öğrendiğimiz tek yol bu olduğundan mı? Hayır! Gizliden gizliye bir haz alıyoruzdur.
"Her ebeveyn çocuğundan kendi çocukluğunun intikamını alır." Bu cümle çok acımasız gelebilir. Bilinçli bir şekilde olmasa da, altta bu sebep yatmaktadır. Tabii ki bildiğimiz tek yöntem bu olduğu için böyle davranıyoruzdur da, ama tamamen bundan mıdır, asla! Amaç, bilinçdışı olarak yüzyıllardır süregelen bu örüntüyü sürdürmektir. Bu bir döngüdür ve her nesil, bir üst nesilden aynı yarayı almıştır; biri çıkıp bozana kadar da devam edecektir.
Çocuklukta ebeveynlerimiz bizim kahramanımızdı. Güçlü, ulaşılmaz, adeta bir tanrı idiler. Sonra büyüdük, belirli bir farkındalığa vardık ve ebeveynlerimizin aslında birer kahraman değil, anti kahraman olduğunu fark ettik. Onlar da hayatın yaralı çocuklarıydı. Kusurlarıyla, yanlışlarıyla, eksiklikleriyle, yaralarıyla varlardı. Bir taraftan kendi içsel çocuğunun yasını tutarken, diğer taraftan dünyaya getirdikleri çocuğu yetiştirmeye çalıştılar. Ve günün sonunda ikisini de batırdılar! Neticede, kendine ebeveynlik yapamayan biri, bir çocuğa nasıl ebeveynlik yapabilir?
Ve şimdi bize de çocuklarımızın kahramanları olma fırsatı geçmiştir. Maalesef biz de aynı hatalara düşer, kahraman olmanın verdiği kibir ve o gizli hazla, bize uygulanmış olan o acı tarifeyi en sevdiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımıza uygularız. Çocukken kolumuza takılmış olan kelepçenin bir ucunu da çocuğumuza takar ve onu da bağımsızlığını ve özgün benliğini yaşamasına izin vermeyiz.
"Her çocuk ebeveyninden alacaklıdır." Birçok ebeveyn, yaşı kaç olursa olsun, çocukluğunun yaralarını sarmak için hâlâ kendi ebeveynlerinin gözünün içine bakmakta ve onu görüp anlayıp sarmalamasını beklemektedir. Tabii ki, böyle bir şey mümkün bile değildir. Velev ki alsak bile, bu şefkat bir ok gibi yüreğimizi delmekten ileriye gitmez. Nitekim o günleri hatırlatır ve tekrar tekrar kanatır içimizdeki kapanmayan yarayı. Çünkü o şefkate ihtiyacı olan, şu anki yetişkin bedenimiz değil, içimizdeki görülemeyen, anlaşılmayan yaralı içsel çocuktur. Bir daha o günlere dönmek mümkün olmadığı için, şu anki şefkatin onun için anlamı yoktur. Bu yüzden, yetişkin olduğumuzda bunu yapabilecek tek kişi bizizdir.
…
İçimizdeki yaralı çocuğu fark edip de onunla yüzleşene kadar dışarıda ararız mutluluğu, sevgiyi, coşkuyu, yol haritasını… Bulamadıkça da daha çok büyür içimizdeki boşluk. Sağda solda, onda bunda arayarak ve her seferinde daha da yaralanarak debelenip dururuz dışarıda. İçsel çocuğumuz, içimizde acı çekip ağladıkça, bir şeylerin ters gittiğini anlarız ama ondan o kadar kopmuşuzdur ki, ne olduğunu bile anlayamayız. İçimizde kocaman bir boşluk oluşur. Hep bir şeyleri özleriz, neyi olduğunu bilmeden, hep bir yolculuk, bir gitme isteği oluşur, nereye gideceğimizi bilmeden. Sonra bir gün şu soruyu sorarız kendimize: "Kendimi arıyor olabilir miyim? O hep özlediğim ama tanımlayamadığım şey, ruhum, özgün benliğim, içsel çocuğum olabilir mi?" İşte bu soruları sorduğun gün, ürkek bir ses duyarsın içinden. O an anlarsın, o an miladın olur. Aradığın sensindir, yolculuk senden sanadır! Tamam dersin, oldu bu iş. Ama kolay olmayacaktır, onu bulup çıkarman. Yıllardır karanlığa bir yere hapsetmiş, varlığını bile unutmuşsundur. Güçlenmesi lazım, sevildiğini bilmesi lazım, istendiğini bilmesi lazım, en önemlisi sana güvenmesi lazım. Yine de endişelenme sakın! Bir gün onu anladığında, onunla tekrar temas kurabilirsin. Zor olacak, onu kabul etmek, ne istediğini bilmek, dışarı çıkmaya ikna etmek. Ama kendin olmamın acısından daha zor değil, emin ol. Tek yapman gereken onu sevmen ve özgür bırakman!
Yorumlar
Yorum Gönder