Kimlik Oluşumu-Bölüm 4: Yaş kemale erince...
‘’Bir şeyler ters gidiyordur, ruh isyan ediyor, vücut tepki veriyordur. Başlangıçta ne olduğunu anlayamazsın. Ama bir işaret gelir ve seni kaçınılmaz bir yola sokar. Böylelikle kendini yeniden doğurma serüvenin başlar. Kendine giydirilen kabuğu kırmak, dışarıya çıkmak için kendi olmaya karar verirsin.’’
İnsanlar, bir şeylerin ters gittiğini genellikle 35 yaş civarı anlamaya başlarlar. Artık kendi iç sesini daha çok dinlemekte, dışarıdan gelen sesleri ise daha çok kısmaktadır. İçindeki coşkun neşesini diriltmeye çalışıyor, kendi olmak için uğraşıyordur. El alem ne der lakırdısı anlamını yitirmeye başlıyordur. Ama o da ne, yaş olmuş 40! Artık bundan sonra yapacağı her şey için "cık cık cık, bu yaşta çocuk gibi, bu yaşta genç gibi!" sözleri yükselmeye başlar. Tam, "Artık çevre baskısı bitti, kendimi tanımaya başladım ve isteklerim, arzularım, yeteneklerim doğrultusunda yaşayacağım," dediğin an, yaş faktörü karşına çıkar. Atacağın her adımda, "Bu yaştan sonra..." cümlesini duyarsın. Nedense 40 yaş diyince, insanlarda "Yaşlandın artık, kendine gel!" imaları başlar. 39'da genç sayarken, 40'a geldin mi işler değişmeye başlar. Çünkü mesele yaş meselesi değil. Yargılarına yeni kılıf bulmuşlardır. Çocuklukta şımarıklık, gençlikte asilik, şimdi ise "Bu yaşta" etiketi yapıştırılır. Her koşulda ayıplayacak, yargılayacak, eleştirecek bir şeyler mutlaka bulurlar. Çünkü el alemin işi bu!
Peki, toplum neden varoluşa bu kadar karşı? Zaman zaman hepimiz, çocuksu neşesini kaybetmeyen ya da yeniden hatırlayan insanları yargılıyoruz. Ya da yaşına uygun olmayan, 'genç gibi' giyinenleri eleştiriyoruz. Oysa, o an eleştiren biz değiliz; içimizdeki toplumun sesidir. Yargılarını o kadar çok derinimize işlemiştir ki, kendi sesimiz sanarız bu ifrit sesi. Peki, bir başkasından bize ne? Gerçekten bizi ilgilendirmiyorsa, yaptığı veya giydiği neden rahatsız ediyor? İnsanlar, onaylamadığı bir şeyi bir başkasında gördü mü, onu hemen bastırmaya, yok etmeye çalışır. Çünkü içimizde en derinde, biz de onu yapmak için derin bir istek duyuyoruzdur. Kendi özgün kimliğimize temas ediyordur karşımızdaki kişi. Ve yapamadığımız için de hasetle o kişiye saldırıyoruz. Başkasıyla, başkasının yaptıklarıyla ilgilenmemek için yapmamız gereken şey, başkasını yargılamak değil, kendi özgün benliğimizi bulup ona göre yaşamaktır. O zaman başkasının ne giydiği, ne yaptığı, nasıl davrandığı zerre umurumuzda olmayacaktır. Yani her bireyin, acilen bir başkasının el alemi olmayı bırakması gerekmektedir. Aksi takdirde, çoğumuz yargılandığımız ve bastırıldığımız için hiçbir zaman kendimiz olamayacak ve bizden öncekiler gibi, kendilerini tanımadan, kendileri olamadan bu dünyadan göçüp gideceğiz.
Yaşamları boyunca özgün benliğini yaşayamayan insanlar, ömürlerinin sonlarına doğru farkında olmadan istemsizce yaşarlar bu değişimi. İnsanların yaşlılık zamanında çocuklaşması sırf bu yüzdendir. Hiçbir zaman çocuk olamamış birey, yaşlanınca beyninde bir şeyleri yok sayar ve çocuksu tarafı yüzeye çıkar. Çocukluğunu yaşayamamış, gençliği sert, bıçkın yaşamış bireyler, orta yaşlara gelince bir ergen gibi hassaslaşır, duygusallaşır ve alınganlaşır. Yaşlılığında ise o artık bir Benjamin Button’dur. (Amerika yapımı bir filmde, Benjamin yaşlı doğar ve zamanla gençleşir.) Bu tersine dönen yaşam, aslında bizim kaybettiğimiz çocukluk neşemizin simgesidir. Oysaki olması gereken, her yaşta o çocuk neşesini, özgün benliğini diri tutabilmektir. Yani, kendi farkındalığınla kendin çıkmazsan yolculuğuna, hayat seni ömrünün sonunda da olsa çıkarır o yolculuğa. Ama 7’sinde, ama 77’sinde. O yolculuğa çıkacaksın. Tanrı’nın sana verdiği o özgün benliği, o çocuk neşesini yaşayacaksın.
Peki, sen yolculuğunun neresindesin? Kendini buldun mu, yoksa hâlâ arıyor musun? Ya da hiç çıkamadın mı bu yolculuğa? Eğer böyleyse çok üzücü... Umarım sen de bir gün içindeki çocuğu bulursun. Onun sesini dinlemekten utanmaz, içinden geldiği gibi konuşur, dans eder, kahkaha atarsın. Kim ne der diye düşünmez, kendini sıkmaz ve baskılamazsın. Başkalarının bakışlarına aldırmadan, içinden geldiği gibi davranmayı öğrenirsin. İstediğin yaşta pembe çoraplarını giyer, tekrar üniversiteye başlar, sevmediğin mesleğini değiştirir, içinden geldiği gibi özgürce gülüp eğlenirsin. Ve umarım hayallerinin peşinden koşmayı hiçbir zaman bırakmazsın.
Yorumlar
Yorum Gönder