Hatırlanacak bir anı...
Geçen sene bakanlık görevlendirmesi nedeniyle üç aylığına Arnavutluk'ta yaşamıştım. Üç ayımın sonlarına doğru, hayatım boyunca unutmayacağım bir anım oldu. Yürümeyi sevdiğim için işten otele ya da otelden çarşıya gideceğim zaman genel olarak yürümeyi tercih ediyordum. Böylelikle yaşadığım kenti köşe bucak tanımış ve gezmiş oldum. Yolun üstünde bulunan gizli saklı kalmış küçük, şirin kafelerde dinlenmek en büyük keyfimdi. Oldum olası, küçük, şirin kafelerde bir kahve molası vermeye bayılmışımdır. Görevimin bitmesine bir hafta kadar kala yeni bir yol keşfetmiştim. Nehir kenarında 2-3 katlı evler vardı. 2 katlı, içinde her tarafta güller, çiçekler, ağaçlar kaplı yemyeşil, muhteşem bahçeli bir evin önünden geçerken alt katın masalı sandalyeli olduğunu fark ettim. Kapısı kapalı ve içindeki masa sandalyeler pek düzenli değildi. Şu an faaliyette olmadığı belliydi, tabi ama yine de bir şansımı denemek istedim. İçeri girmek için bahçeye doğru yöneldim. Bahçe kapısı kilitliydi. İçimde o bahçede oturamamanın burukluğunu hissettim. İki gün sonra tekrar o yoldan geçerken bir de ne göreyim? Kapı açık! O kadar sevindim ki hemen daldım içeri. Tabi bir taraftan hala kafenin faal olmadığını biliyordum ama bir umut işte. İçeri girdiğimde yaşlı bir teyzenin çiçeklerle ilgilendiğini gördüm. Beni görünce bana doğru geldi. Benim umutlarım iyice suya düşüyordu. Yine de pek de iyi olmayan İngilizcemle, buranın kafe olup olmadığını sordum. Teyze anlamadı tabi. Ama olaya da pek anlam veremedi. Beni, evlerine dalıp kahve isteyen biri olarak anladı. 😊 Tüm nezaketiyle, espresso mu, Türk kahvesi mi istediğimi sordu, Arnavutça. Tabi bu kelimeleri anladığım için gerisini de tahminle çözmüş oldum. Hafiften bir kendime kızıp, "Ne bekliyordun?" diye oradan çıkmanın yolunu aramaya başladım. Teyze beni anlamadığı için ona anlatmak için kıvranmaya başladım. Gitmesine gideceğim oradan ama ne için girdiğimi de anlatmak istiyorum ayrılmadan. Kafe sandığımı, yoksa bir eve girip kahve isteyecek yüzsüzlükte olmadığımı ya da deli olmadığımı... Ben bunları anlatmak için kıvranırken ve bir an önce oradan sıvışmak isterken teyze eşine seslendi. Adam çıktı ve kafayla selam verdi. Teyze ona bir şeyler söyledi. Mimik ve jestleriyle, gülerek "Espresso yok, Türk kahvesi var sadece," diyerek anlaşma yaptı benimle. Canım amcam hiç de yadırgamadan yaptı bunu, sanki çok normalmiş gibi, benim gidip kahve istemem. Bende yerin dibine girdim tabi ama nasıl hayır diyeceğimi de çıkacağım diye bilemediğim için utana sıkıla oturdum, bahçedeki işaret ettikleri masaya. Teyze geldi, yanıma oturdu. Amca da kahve yapmaya gitti. Neyse, amca kahve yapıp geldi. Ben başladım mahcubiyetle içmeye. O sırada kelimelerin üstüne basa basa, tekrarlayarak ve biraz da ses yükselterek birbirimize bir şeyler anlatmaya başladık. Bu olay sadece bizim millette yokmuş. 😊 Türkçe ve Arnavutça’da ortak bir hayli kelime var. Bazıları da tam olmasa da anlaşılacak kadar benzer. Bunun nedeni, daha önce çok uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde olmalarıymış. Neyse, biraz beden dili, biraz gönül diliyle az da olsa anlaştık. İki çocukları varmış. Biri İtalya’da, diğeri burada evliymiş. Amca böbrek ameliyatı geçirmiş. Benim kafe sandığım yer, eskiden lokalmiş; ameliyattan sonra kapatmış (o kadar da avanak değilmişim yani). Bu sırada bana aç olup olmadığımı sordu amca. "Hayır," dedim tabi. Sonra eşine bir şeyler söyledi. Kadın gidip kek-niş arası bir şey getirdi. Ve ben biraz daha yerin dibine gömüldüm. Kek ise değişikti, yani kek diyorum ama börek çörek gibi bir şey de olabilir. Hem tuzlu hem tatlıydı. İçinde pişmiş armut vardı. Oraya gitmeden önce yemek yediğim için hiç midem almıyordu aslında ama yanlış anlamasınlar diye kendimi yemeye zorladım. Tabi, "Sarayımda sonra yerim" deme yüzsüzlüğünü bir düşünmedim değil ama zaten istemeden de olsa yüzsüzlüğün dibine vurmuştum, bunu da yapamazdım artık. Zaten adamların evine pat diye dalmışım, yaşlı başlı insanlara kahve yaptırmışım. Güç bela yarısını yiyebildim. Hem çok tok olduğum için, hem de çok utandığım için lokmalar boğazımdan zorla iniyordu. Sonra amca bana soğuk bir şeyler içer miyim diye sordu. Bu kısmı saydığı soğuk asitli içecek isimlerinden anladım tabi. Ah, amca, kahveyi bile içemiyorum şu an, utançtan bir de isteyebilir miyim böyle bir şeyi? Bu sohbetler amcayla geçti aramızda. Teyzede inanılmaz bir dinginlik, sakinlik, narinlik vardı. Yüzünde sürekli bir sakin bir tebessüm vardı. İnsana huzur ve güven veriyordu. Kulağı da pek iyi duymuyordu. Eşi ara ara ona yüksek sesle, konuştuklarımızı aktarıyordu. Tabi, acaba biz birbirimizi ne kadar anladık, orası da meçhul. Bir süre sonra teyze kalkıp çiçek toplamaya başladı. Acaba bana mı diye düşündüm, eğer öyleyse engel olayım da zahmet etmesin diye düşündüm. Ama emin olamadığım için bir şey diyemedim. Belki vazosuna koyacaktır? Sonra kocaman bir buketle geldi yanımıza tekrar. Amca içerden kağıt ve ip getirdi ve muhteşem bir buket yapıp bana verdiler. Çok duygulandım. Sarıldım teyzeye. Hayatımda ilk defa böyle bir buket alıyordum. Evet, çok ilginç bir şekilde bir kadın olarak daha önce hiç çiçek almamıştım.
Ha, kendimin kadın doğasına ters olarak erkek kişilere almışlığım var ama. 😊 Sadece lisedeyken sevmediğim ama ben seven bir kişi sarmaşık gülleri getirmişti bana ama o da hiç değerli gelmemişti ve atmıştım ya da başkasına vermiştim, pek hatırlamıyorum. Neyse, çiçeği alınca vedalaşıp ayrıldım oradan. Günüm güzelleşerek, yolda ağzım kulaklarımda yürümeye başladım. Karşımdan yaşlı somurtkan bir teyze geliyordu. Bende başkalarının gününü güzelleştirmek adına jest yapayım dedim. Buketten bir gül çıkararak teyzeye uzattım. Teyze aynı somurtkanlık ve ters bakışlarla yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Ben elimde çiçekle kala kaldım. Sonra aldı ama "Ne veriyorsun?" der gibi bakışlarla dövdü beni bir güzel. Üzülerek ve bozularak yoluma devam ettim. Bir müddet kadının davranışı dert oldu bana ama bunu önemsememeyi, günümü mahvetmemesi için aklımdan hemen çıkarmayı telkin ettim kendime ve uyguladım. Çünkü bu benimle alakalı bir durum değildi. Demek ki bazı insanlar ne yaparsan yap, memnun ve mutlu edilemezmiş. Otele dönerken yolda gitmeden bu tatlı ve iyi insanlara hediye almayı düşündüm. Önce her zamanki gibi çok abartarak kıyafet, tatlı, terlik vs. bunların hepsini almayı düşündüm (terliğin sebebi teyze çorap üstüne parmak arası terlik giymişti. Belki yenisini alacak parası yoktur, rahat etsin diyeydi). Ama tabi, hem bedenlerini falan bilmiyorum, hem de acaba ters teper mi diye düşünüyorum. Sonuçta hediyeden çok yardım gibi algılanabilir ve hoşlarına gitmeyebilir ya da gururları incinebilir ya da belki zaten ihtiyaçları yok ya da beğenmezler falan filan derken vazgeçtim. Yardım kuruluşu gibi davranmanın bir anlamı yoktu. Belki teyze o sırada o terliği buldu, onu geçirdi ayağına… İki gün sonra, kahve fincanı takımı ve bir kutu çikolata alıp gittim evlerine. Önceden telefondan çeviriden söylemek istediklerimi yazdım ve ekran görüntüsünü aldım. Burayı kafe sandığım için geldiğimi, beni çok güzel ağırlandıklarını, çok kibar ve iyi insanlar olduklarını, birkaç gün sonra döneceğimi ve iyi ki onlarla tanıştığımı falan yazdım. Bu sefer ikisi de bahçede idi ve hemen yan evdeki pencerede duran bir komşularıyla konuşuyorlardı. Sonra beni gördüler. Amca daha öndeydi, direkt onunla göz göze geldik. Çok şaşırdı, beni görünce ve başıyla "Buyur" etti beni içeri yine. Tekrar evlerine gittiğimi sandı. 😊 İçinden "Çattık, nasıl bir belaya düştük," demiş midir acaba? Penceredeki komşu teyze kim olduğumu sordu sanırım. Amca "Turka" falan dedi. Neyse, girmeyeceğimi işaret ettim. Sonra notu gösterdim, çok duygulandı, mutlu oldu ve koluma dokunarak dostluk göstergesi gösterdi. Sonra teyzeye anlattı. O arada hediyeleri verdim. Tekrar buyur ettiler, candan bir şekilde, girmedim tabi. E yüzsüzlüğünde bir haddi olmalı. 😊 Vedalaşarak ayrıldım oradan. Tesadüfi bir karşılaşmayla bir daha birbirimizi hiç göremeyecek olsak da, onlar benim, ben onların hayatlarına dokunarak hoş ve tatlı anı bırakmış olduk.
Yorumlar
Yorum Gönder